
İşim gereği Romanya'da yaşadım yaklaşık 5 ay. Ve bu tecrübe, hayatımda bir dönüm noktası oldu. Beni yakından tanıyanlar bunu açıkça fark etmişlerdir zaten. Bu farkı şimdi burda açıklamak gereksiz olur. Ben size bu başlık altında Romanya'dan bahsetmek istiyorum.
Gönüllü olarak gitmeme rağmen aslında çok da istekli değildim başlangıçta. Daha önce benzer bir tecrübe yaşamamıştım. Kasım 2008'de gittim Bükreş'e. İlk onbeş gün otelde kaldım, sonra şirketim bir ev ayarladı, oraya yerleştim. otelde iken yemek işini yakındaki bir Türk restoranda hallediyordum. Restoran'a ilk girdiğimde de "hoşgeldiniz" sözü ile karşılanmam ilginçti. Türk Türk'ü her yerde tanıyor galiba. Eve yerleşince hemen alışverişe çıktım. Niyetim, evde yemek yapabilmek adına birşeyler almaktı. Oradaki Carrefour'a gittim. Daha çok kahvaltılık ürünler aldım. İlginçtir ki çaydanlık bulamadım koskoca markette. Bir su ıstıcı alıp idare ettim bir süre. İstanbul'a ilk dönüşümde, çaydanlığı yanıma almak oldu ilk işim.
Alışverişi hallettikten sonra, hemen bir kahvaltı hazırlayayım demiştim. Sallama çayı (ki hiç sevmem) yaptım, masayı aldığım peynir zeytinle donattım. Gelin görün ki ilk lokmada bütün iştahım kaçtı. Ne peynirin tadı vardı ne de zeytinin. Ekmeği söylemeye bile gerek yok. Zaten en büyük derdim ekmek oldu orada. Durum böyle olunca, çıktım başka bir market aradım. Yakınlarda Mega Image denen bir market vardı, oraya girdim. Reyonlarda gezinirken, gördüğüm markaları sesli okuyordum. Az sonra kulağım Sofa zeytinleri dediğimi duydu. Önce çok normal geldi bu bana. Kendimi bir an memleketimde sandım. Sonra farkına varıp, geri döndüm ve hemen memleketimden ithal edilmiş ürünlerle doldurdum sepetimi. Ağız tadıyla bir kahvaltı yaptım işte o zaman.
Evin çalıştığım işyerine yakın olmasını özellikle istedim ki trafik gibi bir derdim olmasın. Bükreş nüfusu yaklaşık 3 milyon olan bir yer ancak trafik problemi İstanbul'a eş. İstanbul'daki trafiğin sebebi iki yaka arasındaki ulaşımın sadece 2 köprü ile sınırlı olmasına, yoğun şehirleşmeye bağlanabilir ancak Bükreş'teki trafiğin nedeni sanırım sadece kişi başına düşen araç sayısının fazlalığı ile açıklanabilir.
Gri şehir... Böyle bilinir Bükreş. Şehri kaplayan büyük bina blokları yüzünden olsa gerek. Büyük ve gösterişli binalarla süslü şehir. Bunların en başında da Pentagon binasından sonra dünyanın en büyük ikinci binası olan Parlamento Sarayı geliyor. Şirketin yılbaşı partisi orada yapılmıştı. Akustik açıdan berbat bir yer. Tüm sesler birbirine karışıyor salonlarında. Çok lüks bir bina. Çok aşırı bir para harcandığı ilk bakışta anlaşılıyor. Yerin altında yedi kata daha sahip olduğunu söylemişlerdi. En alt katta çok donanımlı sığınaklar bulunuyormuş. Nicolae Ceauşescu'nun bu binanın yapımı için insanlara zulüm yaptığı ve çalışmaları karşılığında da tek kuruş ödemediği de söylenenler arasında. Hatta bazı Romen arkadaşlarım bu binanın yüzlerce insanın kemikleri üzerine kurulu olduğunu söylediler. Çok insan can vermiş inşaat sırasında.

İlginçtir ki, Romanya genç nüfusu Ceauşescu zamanlarını lanetle anarken, yaşlıları özlemle anıyor. Yaşlılara göre o zamanlar daha güzelmiş herşey. Yaşlı bir taksi şoförünün o zamanları anlatışına şahit oldum ki anlattıklarına göre o zamanlar ekonomi dahil herşey şimdikinden çok daha iyi durumdaymış. Sanırım bu insanlar Ceauşescu iktidarı boyunca düşünmemeye alışmış ve şimdi bu onlara zor geliyor. Görünen o ki o zamandan bu yana Romanya çok yol almış. Ülke hala çok gerilerde olmasına karşın hızlı gelişiyor. Özellikle Komünist rejim yıllarında ülkeden büyük göçler olmuş. Nitelikli insanların ülkeden göç etmesi onların gelişmesini olumsuz etkiliyor.
Romen ve Türk toplumu kültürel açıdan birbirine yakın. O yüzden çok da sıkıntı çektim diyemem. İlk bir ay tecrübesizliğim nedeni ile biraz tutuk kaldım ama sonra iyi arkadaşlıklar kurdum, yabancılığımdan kurtuldum.
İşteki ilk haftanın ardından, haftasonunda bir arkadaşım rehberliğinde şehri gezdim. Şehirde doğal güzellik adına çok fazla birşey yok doğrusu. Ancak, mimari dikkat çekici. Hükümet binası olarak kullanılan binalar göz alıcı bir gösterişe sahip. Bu gezi sırasında Türk-Romen ortak sermayeli bir otelin bulunduğu meydanda Atatürk büstüne rastladım. Üzerinde "Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Mustafa Kemal Atatürk" yazıyordu.

Şehirde yaşayan Türk sayısı da oldukça fazla. Bildiğim 2-3 tane Türk restoranı var. Türklerin yoğun yaşadığı mahalleler de varmış ama gitme fırsatım olmadı. Romen yemekleri ne yazık ki bize çok fazla hitap etmiyor. Bu nedenle genelde şirkete de yakın olan bir Türk restoranına gittim. Akşamları da oradan bir pide kapıp eve gidiyordum. Romanya'daki en büyük sıkıntım ekmekti. Ekmek makinesi bile almayı düşündüm bunun için. Ekmekleri çok sert ve tatsız. Öyle olunca yemeğin de tadı olmuyor. Çay yanında atıştıracak şeyler tercih ediyorsunuz ister istemez. Sabahları yol üstünde bir pastane vardı. Oradan da kaşarlı poaça alırdım. Tabi ki dil de problem oluyordu alışverişlerde. Pastanedeki kadınlara her defasında 1 tane kaşarlı poaça almak istediğimi ifade etmek isterken sonra "Uno Cashcaval" demeyi öğendim.
Romanya halkında 30 yaş altındaki herkes İngilizceyi iyi konuşuyor diyebilirim. 30 yaş üstü pek bilmiyor. Anlaşmak çok zor olmadı bu nedenle. Biraz daha fazla kalacak olsam Romence öğrenmeye de niyetliydim ama 5 ay öğrenmek için kısa bir süreydi ve gerekli de görünmüyordu. Ama kültürlerin bu kadar yakın olması sayesinde bazı kelimeleri zaten biliyordum. Oldukça fazla ortak kelime var. Masa, dolap, perde, bunlardan bazıları.
Nüfus dağılımında çok dikkat çekici bir şekilde kadınların üstünlüğü göze çarpıyor. Bunu farketmemin ardından sordum ve doğruladılar. Nüfusun %70'i bayanlardan oluşuyor. Belki bu nedenle kadınların çok da değer görmediğini söyleyebiliriz. Bir restorandan çıkarken restorana girmek üzere olan iki genç bayan için kapıyı açık tuttum. Tam kapıdayken birisi bana İngilizce olarak, "Romanyadan değilsiniz, nerelisiniz ?" diye sordu. Böyle bir davranışı Romen erkeklerinden beklemiyorlar demek ki. Bu nüfus dağılımı en kolay işyerlerinden farkedilebiliyor. Restoranlarda çalışanların tamamına yakını bayan. Otobüs şoförlerinin yarısına yakını, taksi şoförlerinden bazıları, çöpçülerin neredeyse tamamı bayan.
Gelir dağılımındaki uçurum bir başka dikkat çekici unsur. Çok fazla evsiz insan var. Dilenci sayısı da oldukça fazla. Alışveriş yaptığım marketin önünde yaşayan 3 evsiz adam vardı. Kışın ortasında orada açıkta yaşıyorlardı. Çok defa yürek titreten manzaralarla karşılaştım diyebilirim. Genel olarak fakir bir ülke Romanya. Gelişiyorlar ama bu tüm topluma yayılamıyor gibi görünüyor.
Bükreş'e özel bir durum da sokak köpeklerinin sayısının fazlalığı. Yedi yüz bin kadar sokak köpeği varmış şehirde. Birkaç yıl önce çok sayıda köpeği öldürünce belediye, büyük tepkiler gösterilmiş. Şimdilerde kısırlaştırma yöntemini tercih ediyorlar. Sokak köpeklerinin bazıları cins köpekler. İnsanlar evcil köpeklerini düzensiz bir şekilde çiftleştirmiş ve sokağa salmış belli ki. Çoğu insan da iki üç köpekle birden dolaşıyor.
Sanatsal faaliyetler açısından çok canlı bir şehir. 2-3 konsere gitme şansım oldu ve salonlar dopdoluydu. Bunlardan biri Nigel Kennedy konseriydi. Salon yaklaşık beş bin kişilk olsa gerekti ve tıka basa doluydu. Nigel kennedy'yi daha öncesinde tanımazdım. Ancak kıyaslamak gerekirse, Türkiye'ye döndükten sonra gittiğim Farid Farjad konseri Bostancı Gösteri Merkezi'ndeydi ve o salonun kapasitesinin bin kişi bile olmadığını düşünüyorum. Ancak yarısı ancak dolabilmişti. Her iki sanatçı da keman virtüözü. Ülkemizde bu kadar popüler olan bir sanatçının konserinde İstanbul gibi bir şehirde bu kadar küçük bir salonun doldurulamaması üzücü. Klasik müzik konserlerinin yapıldığı bina Romanya'nın simgelerinden biri haline gelmiş. İş mimarisi de oldukça hoş olan bina dıştan da oldukça alımlı.

Romanya denince akla gelen şeylerden biri de şüphesiz Transilvanya ve Karpatlar. Transilvaya Kont Drakula ve vampir hikayelerinin merkezi olarak bilinir. Karpatların kuzeyinde yer alıyor. Ne yazık ki gitme fırsatım olmadı. Çok güzel ve turistik bir bölge olduğunu biliyorum. Gidememe sebebim ise bu planımı bahara ertelemiş olmamdı. Normalde 2-3 ay daha kalacaktım ama erken dönmem icap etti. Bu bölgede yer alan kentlerin başında Sibiu geliyor. Transilvanya, şatoları ve kendine has bir mimariye sahip evleriyle ve doğal güzellikleriyle görülmeye değer bir yer.

Ülkeyi terk etmeden birkaç gün önce Braşov'a gitme şansı buldum. Braşov kış sporları merkezi Romanya'nın. Bir arkadaş grubu ile gittik. Braşov'a Bükreş'ten trenle ulaşılabiliyor. Üç saat kadar sürüyor yolculuk. Snowboard yapmayı öğrenmiş oldum bu tecrübe sayesinde. Biraz düşe kalka oldu ama düşmeden de ayakta durmayı öğrenmek pek mümkün değil zaten.

Romanya benim için eşsiz bir tecrübe oldu. Hem iş bakımından hem de kişisel açıdan büyük faydaları oldu. Tekrar gitmek istiyorum aslında. Bir fırsat bulabilirsem tatil için Sibiu'ya gidebilirim. Bazı şiirlerimin altında yer olarak Romanya göreceksiniz. Gelmezsin, Şule - V, Yine Hüzünkâr, Duvardaki Ses ve Zor Gelir başlıklı şiirlerimi Romanya'da iken yazdım. Şöyle bir bakınca oldukça verimli geçmiş. Zor Gelir isimli şiirimde geçen "Kar yağarken şimdi bu gri şehre" dizesindeki gri şehir daha önce de bahsettiğim üzere Bükreş'tir. Gitmek gibi dönmek de kolay olmadı tabi.
Evet, şimdilik bu kadar. Aklıma geldikçe güncellemeye çalışacağım.
Sevgiler,
Sedat